|
KARŞILIKSIZ SEVGİ
Sımsıcak bir dostluk köprüsü kurulur sınıflarda öğretmenden
öğrenciye uzanan, kıtalar ve okyanuslar aşabilen. Bu köprü sevgi,
saygı, barış ve kardeşlik köprüsü ki onu yıkmaya kimsenin gücü
yetmez. Çünkü temelinin harcı öğretmenin göz nuruyla, emeğiyle ve
inanç dolu azmiyle karılmış; bu temelin her taşına öğretmenin saf ve
temiz ruhu, sevgi dolu kalbi sinmiştir. İşte bu, benim öğretmenim:
—Öğretmenim,
sizi tanıyabilir miyiz?
— Ben, Halil ALTEKİN, 1956 yılında Amasya’nın Hızırpaşa
Mahallesi’nde dünyaya geldim. İlkokulu Beyazıt İlkokulunda okudum.
12 Haziran Ortaokulu ve Amasya Lisesini bitirdim. Amasya Eğitim
Enstitüsünü 1980 yılında bitirerek, 1981 yılının 5 Ocak tarihinde
Ordu ili, Aybastı ilçesi, Kabal Mahallesi İlkokulunda ilk
öğretmenlik mesleğine başladım. Evliyim, eşim öğretmen, iki kız
babası olarak, emeklilik hayatımı doğup, büyüdüğüm baba ocağında
devam ettirmekteyim.
— Öğretmen olmaya ne zaman karar
verdiniz, bu mesleği kendi isteğiniz ile mi seçtiniz?
—Aile ocağında Türk-İslâm ahlâkı ile büyüdüm. Bunun yanı sıra ilk ve
ortaokul öğretmenlerimden sürekli Türk olmanın gurur ve şuurunu
alarak beynime; “Ne Mutlu Türk’üm Diyene!” sözü nakış nakış işlendi.
Adeta benliğim, Türklük gurur ve şuuru, İslam ahlâk ve fazileti ile
gelişti. Bu duygular beni peygamberlik mesleği olarak gördüğüm
öğretmenlik mesleğini kendi isteğimle seçmeme neden oldu.
Bunlardan daha da önemlisi Türk çocuklarını; Türk ve İslâm ahlakı
duygularıyla yetiştirmenin ülkeye yapılacak en iyi hizmet olacağı
düşüncesi ve Atatürk’ün, “Millî benliğini bilmeyen milletler, başka
milletlere yem olurlar.” sözü öğretmenlik mesleğine yönelmemde en
önemli etkenler olmuştur, diyebilirim. Bu arada tarih öğretmenim
Erol URFALI’ nın benim üzerimdeki etkisini de belirtmek isterim.
— Biraz da üniversite okurken
öğretmenliğe bakış açınızdan bahseder misiniz?
— Üniversite hayatım Eğitim ve öğretim açısından çok olumlu geçti
diyemiyorum. Zira 1980 öncesi Türkiye’sinde bir daha yaşamak
istemediğim terör ve öğrenci olayları arasında verimsiz ve mesleki
yetişme noktasında yetersiz olarak geçti diyebilirim. Ancak, bu
ortam bana eğitimin yetersizliğin ve eğitimin ne derece önemli
olduğunu algılamama neden oldu. Türk olan, Türk yurdunda yaşayan,
Türk okullarında okuyan, bu ülkenin havasını alan, suyunu içen
öğrencilerin kendi okullarına ve ülkesine, değerlerine
saldırmalarının canlı şahidi oldum.
Bu noktada eğitimin ülke kalkınmasına ile doğru orantılı olduğunu,
eğitim işini halleden ülkelerin kalkınmalarının mümkün
olabileceğini, bu konuda öğretmenlik mesleğinin neden bu kadar
önemli olduğunu daha iyi kavradım.

—
Bu mesleğe ilk adımı atmadan hangi idealleri taşıyordunuz? Daha
doğrusu mesleğiniz ile ilgili idealleriniz var mıydı?
— Mesleğime ilk adımı atmadan birçok ideallerim vardı. İdeali
olmayan insan düşünemiyorum. Hele öğretmenlik mesleğini seçen
insanların ideallerinin çok yüksek ve güçlü; her alanda önce
insanlara ve öğrencilere iyi bir model olmayı (kılık, kıyafet,
kültür, çalışma, hizmet, şuuru ilişkiler noktasında) hedeflemiştim.
Bu hedefime büyük bir oranda kavuştum.
İçimde kalan ve bana nasip olmayan tek bir idealim vardı. Bu da
ülkemi yurt dışında en iyi temsil edebilecek, yurt dışında bulunan
Türk çocuklarının eğitimi ile ilgili çalışmaktı. Bunu tadamadığım
için üzgünüm.
Bir de merkezi bir okulda idareci olmayı, idareci olduğum okulun
eğitim ve öğretim noktasında örnek bir okul olmasını arzu ediyordum.
Daha sonra, gördüğüm birçok idareci arkadaşımın kişilik zafiyetine
uğraması, yanlış olan birçok uygulamalara istemeden olur vermesi
benim bu idealimden vazgeçmeme sebep oldu. Bu alanda gelen birçok
teklife olumsuz cevap verdim.
— Öğretmenliğe başladığınız ilk günde yaşadıklarınızı ve
duygularınızı anlatır mısınız?
— Mesleğimi isteyerek seçtiğim için ilk göreve başlamadan birçok
hazırlığım olmuştu. Çevremde bulunan birçok öğretmen büyüklerimden
ve deneyimli arkadaşlarımdan; plan, program, doküman vs. noktasında
yardımlar almıştım. Karşılaşacağım zorluklar ve problemler
noktasında hazırlıklı ve donanımlıydım.
Ancak gözden kaçan bir noktayı göreve başlamadan birkaç gün önce
annem dile getirdi:
— Oğlum yemek işini ne yapacaksın?
Diye sorması beni düşündürmeye başladı. Bunu küçük bir not defteri
alıp, annemin karşına geçerken yemek tarifleri yazarak bulmuştum.
Fakat sonradan uygulamalarda birçok eksikliklerle karşılaşarak
zamanla bu problemi çözmeyi başardım.
İlk görev yerimi Ankara’da kura ile seçmiştim. Bu il Ordu’ydu. Bütün
arkadaşlarımın doğu ve güney doğu illerini seçmesi beni sevindirdi.
Ancak ben Türk Bayrağı’nın dalgalandığı her yerde görev yapmaya
beyin olarak hazırdım.
İkinci kurayı Ordu ilinde görev yapacağım yer olarak seçmiştim.
Burası Aybastı İlçesi, Kabaklı Mahallesi İlkokuluydu. Üç öğretmenli
bir okuldu. İlçe merkezine 1 km. uzaklıktaydı. O gece hiç uyumadım.
Ordu’dan, Fatsa’ya oradan 1,5 – 2 saat yolculuktan sonra Aybastı
ilçe Milli Eğitim Müdürlüğüne oradan da okuluma giderek göreve
başladım.
Okul müdürü ilk gün sınıf dağıtımı yaptı ve bana 3. sınıfları verdi.
Ben hemen işlerime koyuldum. Planlarımı ve sınıfımı hazırladım.
Günlerim mutlu bir şekilde geçiyordu. Müdür odasında kalıyordum.
Okul ilçeye yakın olduğu için lojman yoktu. Uygun bir ev bulana
kadar burada kalmak zorundaydım.
İlk haftayı geride bıraktım. İkinci haftanın ilk günü okul müdürü
teftişe müfettişlerin geleceğini söyledi. Ancak “Sen yeni geldin,
seni teftiş etmezler.” dedi. Ancak müfettiş bey geldi ve bir
haftalıkken teftiş oldum. Tekrar geleceğini söyleyerek ayrıldı. Bir
kaç ay sonra teftiş raporu geldi. Müdür ve diğer arkadaşım pekiyi,
ben iyi raporu almıştım. Bu bana yapılmış en büyük haksızlıktı.
Arkadaşlarımın çalışmalarını sonradan anladığımda bunu hak
etmediklerini ve bana verilen iyi raporuyla teftiş sisteminin
yanlışlığını ve motivasyon bozukluğuna sebebiyet verdiğini anladım.
Bu beni kamçıladı. Meslek hayatımda aldığım iki ‘’iyi’’ raporundan
birincisiydi. İkincisini de 15 günlükken Tokat’ta almıştım. Diğer
raporlarımın hepsi ‘’pekiyi’’ olmuştur. Ancak hâlâ bu
değerlendirmenin yanlışlığını bir türlü unutamıyorum.

—
İlk kez öğrencilerinizle göz göze gelmek, onların size
‘’Öğretmenim’’ diye hitap etmeleri sizi nasıl etkiledi?
— Başlayacağım günün gecesi hiç uyumadım. Gece odada gezinip durdum.
Hazırlıklarımı akşamdan yaptım, çantamı hazırladım. Giyeceğim
kıyafetleri odamda bulunan kanepeye dizdim. Saati kurdum ve başucuma
koydum. Sabah ezanıyla birlikte erkenden kalkıp, çocuklarla
karşılaşacağım anı iple çektim, diyebilirim.
Saat 8.00’da okula gittim. Normal öğretim olduğu için dersler
9.00’da başlıyordu. Okulun hizmetlisi okulun kapısını açmış,
hazırlıklar yapıyordu. Çocuklar teker teker geliyordu. Kapıda:
— Siz yeni mi geldiniz?
Diye sormaları:
— Günaydın öğretmenim!
Demeleri beni çok memnun ediyordu.
Saat geldi, İstiklâl Marşı ve Andımız okundu. Okul müdürü beni
öğrencilerle tanıştırdı. Çocukların hep bir ağızdan “ Öğretmenin hoş
geldiniz!” demeleri tüylerimi diken diken etti.
Sınıfa girdiğimde öğrencilerimle ilk defa baş başa kalmıştım.
Sınıftan çıt çıkmıyordu. Çocuklar beni, ben onları süzüyordum. Sonra
karşılıklı konuşmalar, tanışmalar derken ilk saatim çok çabuk geçti.
Teneffüse çıktığımda öğrencilerimin ellerimden tutup etrafımda
dolaşırken kendimi hayal dünyasında sanmıştım. Öğrencilerin
yedikleri fındık, ceviz, bisküvi ikramlarını aldığımda çok mutlu
olmaları, öğretmenim yarın da ben getiririm, sözleri adeta cıvıl
cıvıl kuş seslerini andırıyordu.
Ayrıca öğrencilerimin ilk dersin sonunda beni ablukaya alarak diğer
sınıfların öğrencilerinden kıskanmaları kalbimin derinliklerine
kadar işlemişti. Anlatmaya kelimeler bulamadığım bir duyguya
kapılıyordum. Bunun adını öğretmen sevgisi olarak bir kenara
koyuyordum. Bu sevginin de karşılıksız olmaması öğrenci sevgisiyle
bütünleşmesi gerektiğini, eğitimin ilk dersinin de bu olduğu
gerçeğini ilk günümün saatleri bana bağıra bağıra anlatıyordu.

—
Başka görev yerlerinde de unutamadığınız, başka ilk gün anılarınız
var mı?
— Unutamadığım birçok anım var. Ancak 1982 yılının
eylül ayında Elazığ İli, Maden İlçesi, Kabaklı Mezrasında geçirdiğim
ilk geceyi hiç unutamıyorum.
Ordu’da geçirdiğim 5 aylık
öğretmenliğimin ardından Giresun’da bir dönem kursa tabi tutulduk.
Ardından Elazığ’a tayin edildim. Amasya’dan Selçuk adlı bir firmayla
başladığım 17 saatlik uzunca bir yolculuktan sonra Maden ilçesine,
oradan bir saatlik yolculukla Kabaklı Mahallesi’ne ve oradan da
yarım saatlik bir yürüyüşün ardından Arisi Mezrası’na akşama doğru
ulaştım.
Harman zamanı olduğu için köy azası beni harman yerinde karşıladı.
15 hanelik bir mezraydı. Harman yeri mezranın yüksekçe bir
yerindeydi. Püfür püfür rüzgâr esiyordu. Benimle çok ilgilendiler.
Yemekler yenildi, ayranlar içildi, hava kararmaya başladı. Ben
kafamı düşürmeye başlamıştım.
Köy Muhtarı Hasan Amca’nın:
—Hocanın yatağını getirin!
Seslenişi irkildim. Biraz sonra yarım metre kalınlığında bir yatak,
bizim yorganların üç katı kalınlığında bir yorgan ve uzunca bir
yastıkla Hasan Amca’nın çocukları harman yerine geldiler. Ekin
yığınlarının bir köşesine yatak hazırlandı. Ben bir mana veremedim.
Kendileri yatacak diye düşündüm.
Biraz sonra Hasan Amca:
— Hocam sen yorgunsun, yat. Dedi.
Ben şaşırmıştım.
— Hocam ben de yanına yatağı serer yatarım, korkma, dedi.
Ben eşofmanlarımı giyerek, yol yorgunluğu ile yatağa girdim. Yatağın
içine gömülüp kayboldum. Köpek seslerini dinleyerek; gökteki
yıldızları seyrederek anında uyumuşum.
Sabah tan yeri ağarırken, yorganımın üzerinde bir şeyler gezdiğini
hissederek hızla doğruldum. Karşımda üzerimde bana bakan bir keçi
yavrusu duruyordu. Onu sevdim, kucakladım bu arada Hasan Amca
uyandı. Keçi yavrusunu sevdiğimi görünce gülümsedi:
— Hoca, o senin nasibin, onu sana hediye ediyorum, dedi.
— Ben nasıl bakarım?
— Sen onu bize bırak. Biz onu senin adına bakarız.
Bu oğlak böylece benim oldu ve adını Mercan koydum. Mercan köyün
diğer oğlakları ile kırlara çıkıyor akşam geliyordu. Günler aylar
geçti, büyüdü, serpildi, ertesi yıl yavruları oldu. Sütünü sağıp
bana gönderiyorlardı. Böylece 3 yılım geçti. Bu bende olan doğa ve
hayvan sevgisiyle unutamayacağım anılarımın arasında yerini aldı.
—
Keşke bu mesleği seçmeseydim dediğiniz anlar oldu mu?
— Keşke bu mesleği seçmeseydim dediğim anlar
yerine, neden böyle kutsal ve ülke kalkınmasında birinci derecede
öneme haiz olan öğretmenlik, öksüz ve sahipsiz bırakıldı, diye her
yerde haykırdığım sorular çok olmuştur.
Atatürk’ün “Muallimler yeni nesil sizlerin eseri olacaktır.” sözüne
neden sadık kalınmıyor? Neden öğretmen ücret ve maaşları bir işçi
ücretinin gerisinde tutuluyor? Diye çok düşündüm. Ama bu duygu bende
hiçbir zaman görevimi layığı ile yapmama engel olmamıştır.
— Sizce
çocukları daha doğrusu insanları sevmeyen birisi öğretmen olabilir
mi?
— Öğretmenlik mesleği insan sevgisine
dayanır. İnsanları sevmeyen kişilerin bu meslekte başarı sağlaması
mümkün değildir. Bu nedenle bu mesleği icra edenlerin zihni ve
bedeni güçlü, ülkesine olan bağlılığı yüksek, karşılıksız hizmet
duygularıyla dolu kişiler arasından seçilerek alınması gerektiğini
düşünüyorum. “Öğretmen bir muma benzer, yanar ama çevresini
aydınlatır.” Özdeyişine inanmayanların bu mesleği yapmaları çok
zordur diye düşünüyorum.
Bu gün de derslere girseydiniz hala heyecan duyar mıydınız?
—
Biz gençlere öğretmen
olmayı tavsiye eder misiniz?
— Gençlere öğretmen olmayı tabi ki tavsiye ederim. Ancak
bu mesleği sevmeyenler, ülkesini, bayrağını, insanlarını
sevmeyenlerin bu mesleğe girmelerini doğru bulmuyorum. Öğretmenlik
mesleğinin bu gün ki durumuna çok üzülüyorum. Devletimizin bu
mesleğe bakış açısını çok yanlış buluyorum. Mesleğin çok cazip hale
getirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu mesleği yapanların ve
yapacakların en az üç aşamalı elemelerden ( bilgi, beceri, sağlık
vs. ) geçirilerek, titizlikle seçilmesinin ülkemiz açısından son
derece önemli olacağına inanıyorum.
— Öğretmenim, sizi dinledikten sonra öğretmenlerime bakış açım
değişti. Çok teşekkür ederim.
—
Ben de teşekkür ederim.
ÖĞRENCİNİN ADI :Batuhan ÖZEL
OKULU
:Amasya Bilim ve Sanat Merkezi
NUMARASI :114
SINIFI :7
ÖĞRETMENİNİN
ADI : Süleyman SOYDAŞ
|