ANILARA YOLCULUK

Bilgi yükünü, dilini; sanatını, kalbindeki insan ve toprak sevgisini; karşılık beklemeksizin aktaran, aydınlığa önder olup öğretebilen kişi saygındır. Bu yolda, öğretmenim Sayın Ali ŞEN gibi örnek olabilenlere ne mutlu... Yurdumuzun geleceği onların ellerindedir.

— Öğretmenim, sizi tanıyabilir miyiz?

— 1954 Elazığ, Birik Köyü doğumluyum. İlkokulu kendi köyümde, orta bir ve ikiyi Dicle İlköğretmen Okulunda, orta üç ve lise kısmını Ankara Hasanoğlan Atatürk Öğretmen Lisesinde okudum. Diyarbakır Eğitim Enstitüsü Almanca Bölümünü bitirdikten sonra yurdun değişik bölgelerinde öğretmenlik yaptım. Bu süreç içerisinde aynı görevi paylaştığımız eşimle tanıştım. İkimiz de hâlâ öğretmenliğe devam ediyoruz.

Ne zaman öğretmen olmaya karar verdiniz? Öğretmenlik mesleğini kendi isteğinizle mi seçtiniz?

— Bizim köyümüzde, elektrik, su, yol yoktu. Köyde okuma yazma ve Türkçe’yi bilen de yoktu. Askerde Ali Okuluna giden bir köylü vardı. O köylü asker mektuplarını okuyup yazıyordu. Bizim köyde benden önce iki kişi okumuştu. Üçüncü kişi de ben oldum.

 Geceleri penceresi olmayan tek odalı evde gaz lambası ve odun ışığıyla ders çalışırdım. Köyümüzde okuldaki tek öğretmenin dışında başka memur yoktu. Onun için ben öğretmenlik dışında başka bir mesleği bilmiyordum. Öğretmenin yönlendirmesi ve benim büyük isteğimle öğretmen okulları sınavına girdim. Köyden üç kişi sınava katılmıştık. Sınava girenlerden sadece ben gündüzlü olarak kazandım. İki yıl gündüzlü okuduktan sonra not ortalamam yüksek olduğu için yatılıya geçirdiler. Altı yıl yatılı okuduktan sonra 1976 da okulu bitirdim ve aynı yıl ilkokul öğretmeni olarak da göreve başladım.

Bir yıl ilkokul öğretmenliği yaptıktan sonra üniversite sınavına girdim, Diyarbakır Eğitim Enstitüsü Almanca Bölümünü kazandım. O süre içerisinde hem ilkokul öğretmenliğini yapıyordum hem de Almanca gece bölümüne devam ediyordum. 1980’de Eğitim Enstitüsünü bitirdikten sonra 1981’de Almanca öğretmeni olarak orta öğretime geçtim.

Yani şu anki mesleğimi o anki arzularıma ve öğretmenime borçluyum.

— Öğretmen olduğunuz ilk günü ve sonrasında yaşadıklarınızı anlatır mısınız?

            — Öğrencilik yıllarımda maddi durumum nedeniyle harçlığımı çıkarmak için yaz tatilinde Adana Çukurova’da pamuk tarlalarında çalışmaya gidiyordum. Öğretmen olarak ilk tayinim Siirt’e çıkmıştı. Görev yerimi öğrenmek ve ilk maaşımı almak için Siirt’e gitmem gerekiyordu. Siirt’e gitmek için yol param yoktu. Birkaç kişiden para istedim. Onlarda da olmadığını söylediler. Sonradan komşumuz olan Koreli Ali’den yüz lira borç alarak Siirt’e gittim.

Kura çekimi sonucunda tayinim Sason; yani şimdi Batman’a bağlı Dört Bölük Köyü’ne çıktı. Aynı gün Siirt’ten Sason’a gittim. Göreve başladım. 2 Eylül 1976’da ilk maaşım olarak bin kırk bir lira aldım. O gece Sason’da kaldım. Sabahleyin aynı köyden biriyle beraber gitmek için yola çıktım. Akşama kadar yürüyerek başka bir köye vardık. O gece o köyde misafir olarak kaldık. Sabahleyin tekrar yola çıktık. İkinci günü akşamına doğru görev yapacağım köye vardık.

 Okul bir tepenin üzerindeydi. Okulun yanında sadece mezarlık ve sağlık ocağı vardı. Sağlık ocağı boştu köylüler tütün koyuyorlardı. Köyün evleri dere boyunca dağınıktı. Bana en yakın olan ev beş yüz metre kadar vardı. Tek başıma okulun lojmanında kalmak zorundaydım. Benden önce o köye gelen öğretmen ve sağlık memuru köyün içine varmadan dağın tepesinden geri dönerek istifa ediyorlardı. Benim ise böyle bir istifa etme lüksüm yoktu. Çünkü ben göreve başlamak zorundaydım.

 Okulun tek öğretmeniydim. Hem müdür, öğretmen hem de okulun idarecisiydim. Aynı zamanda beş sınıfı bir arada okutmak, onların ders programını yapmak ve aynı sınıfta Türkçe bilmeyen öğrencilere ders vermek;  oldukça beni heyecanlandırıyordu.

Okulda beş sınıfı bir arada okutuyorduk. Birinci sınıflar ayrı iki ile üç ayrı dört ile beş ayrı olmak üzere üç ayrı program yapıyordum. Birinci sınıflarla ders işlerken diğerlerine ödev veriyordum. İkinci saatte iki üç ile ders yaparken diğerlerine ödev, dört ve beş ile yaparken diğerlerine ödev veriyordum.

En çok zorluk çekilen taraf birinci sınıftı. Çünkü Türkçe bilmiyorlardı. Kendi aralarında Kürtçe ve Arapça konuşuyorlardı. Bir öğrenciye İngilizce nasıl sıfırdan başlanarak anlatılıyorsa onlarda Türkçe’yi nesneleri işaret yoluyla göstererek kavramalarını sağlamaya çalışıyordum. Bazen iki ile üçüncü sınıflarla ders yaparken beşinci sınıftaki iyi öğrencilerden birini birinci sınıflara yardımcı olması için görevlendiriyordum.

Köyde o kadar çok kar yağıyordu ki iki üç aya kadar ilçeye inemiyordum. Bütün ihtiyaçlarımı köylüler karşılıyordu. Ben sadece çay şeker ve gaz alıyordum. Gazı hem lamba da kullanıyordum hem de pompalı gaz ocağına doldurarak yemek pişiriyordum. Geceleri metrelerce kar yağardı. Çatı üzerindeki kar yere inince kapımın önü tamamen kapanırdı. Sabah öğrenciler demir küreklerle kapımın önündeki karı attıktan sonra kapım açılırdı ve ancak öyle dışarı çıkardım. Bazen sabahlara kadar farelerle savaşırdım. Bazı geceler dört beş tane öldürdüğüm oluyordu. Köylülerin sıcak ilişkilerinden dolayı bu zorluklara aldırış etmeden görevime devam ediyordum.

 

                        

 

 

 

 

 

— Öğretmenim, bu köyü hâlâ unutamadığınız belli. Burada başka neler yaşadınız?

Bu köylülerin geçim kaynağı tütündü. Ekonomik durumları iyi olmamasına rağmen, oldukça misafirperverdiler. Herkes evine davet eder, imkânları dâhilinde ağırlarlardı. Kimin evine gittimse, evde ne kadar insan varsa hepsi ayağa kalkar, sırayla elimi tutarak, “Hoş geldiniz!”derlerdi. Evlerinde tahtadan yapılmış sedirler vardı. Beni o sedir üzerine oturtarak altıma döşek, arkama iki yastık koyarlardı. Kendileri sıra şeklinde kürsülerde, ayakkabılarını çıkarmadan, kadın erkek hep beraber otururlardı. Ben bu durumdan rahatsız olurdum. “Bana bu kadar ilgi göstermeyin, ben de sizin gibi kürsüde oturmak isterim.”  Dememe rağmen kabul etmiyorlardı. Evde erkek olmasa bile kadınları evlerine beni buyur eder ve yemek verirlerdi.

            Hemen, hemen herkes silahlıydı. Tabanca dışında büyük silahlar da taşırlardı. Yabancılara karşı çok iyiydiler; ama kendi aralarında kan davalı ve değişik aşiretlere mensuptular.

            Bir gün baktım köylülerin çoğu silahlarını almış gidiyorlar. Sorduğumda, “Muş’ta bizim aşiret başka aşiretle kavga etmiş, onların yardımına gidiyoruz!” dediler. Onun yanlış olduğunu kendilerine anlattım.

            Yine köyde kavgalı olan iki kabileyi barıştırmak istedim. Sorun 50 cm’lik bir araziydi. Her iki tarafla ayrı, ayrı konuştum ve kararları yazıya döktüm. Her iki taraf da benim vereceğim karara uyacaklarını söylediler. Tarlaya gittik, iki gence kazmaları verdim, benim dediğim yerleri yukarıdan aşağıya kadar kazdılar. Her iki taraf, benim çizdiğim o sınıra razı oldular. Tam işi bağlamıştım ki diğer köylüler geldiler. Her ağızdan bir ses çıkmaya başladı ve bir anda silahlarına sarıldılar. Kavga başlamadan, onu engelledim; ama sınırdan ve barıştan o sonradan gelen köylüler yüzünden vaz geçmek zorunda kaldım.

O köyden ayrıldığımda hem ben hem de köylüler çok üzülmüştük.

— Mesleğinizde sizi üzen durumlarla da karşılaştınız mı?

Kütahya Altıntaş Çayırbaşı Ortaokuluna tayinim çıkmıştı. Gece köye, köy odasına gittim. Herkes ayağa kalkarak beni başköşeye aldılar. Beni köye gelen savcı sandılar. Çünkü o günlerde bir davadan dolayı savcıyı bekliyorlardı. Sonra öğretmen olduğumu söyleyince bana karşı tavırları ve ilgileri değişti. Hiç kimse beni misafir etmedi. Köyde bekâr bir öğretmen vardı. Köylünün biri beni o öğretmenin evine götürdü ve o gece o öğretmenin misafiri oldum.

Ben öğrencilerimi çok severim. Bu köyde de görev yaparken, öğrencilerimle ilişkim çok iyiydi. Tayinim çıktı ve köyden ayrılacağım gün, öğrencilerimden bir kaçına para verdim. Bana köyden yumurta almalarını söyledim. Artık benimle işleri kalmayan o değer verdiğim öğrencilerim gitmediler.

Bu da beni üzdü ve her iki köy arasındaki farkı görmüş oldum.

Bu mesleğe başlamadan önce öğretmen adayı olduğunuz dönemlerde mesleğinize ve öğrencilerinize yönelik idealleriniz var mıydı?

— Öğrencilerimin yaşamının benimkine benzeyeceğini düşünebiliyordum. Tek idealim ise onları bu zor şartlardan elimden geldiğince kurtarmak ve güzel bir yaşama sahip olmaları için rehber görevi üstlenmekti.

Bugün geriye dönüp baktığınızda gerçekleştiremediğiniz idealleriniz olduğunu söyleyebilir misiniz?

— Genellikle öğrencilerim okumaya devam etti. Birçoğu şu an değişik yerlerde değişik görevler yapmaktadır. Onlarla karşılaştığımda çok mutlu oluyorum. İdeallerimin gerçekleşmesi de mutluluğuma ayrı bir tat katıyor. Tüm idealleriniz gerçekleşti mi? Derseniz, hayır, hiç kimsenin bütün ideallerinin gerçekleştiğine inanmıyorum. Ama kısmen derseniz oldu derim.

— Öğretmen olmasaydınız ne olmak isterdiniz?

            — İlk hedefim öğretmenlikti ve bunu yaptım fakat olamasaydım ya gazetecilik ya da hukuk bölümünden bir meslek seçmek isterdim.

— Çocukları, daha doğrusu insanları sevmeyen birisi öğretmen olabilir mi?

            — Resmi olarak uygun olsa bile gaddar, öğrenci seviyesine inemeyen, onlarla sevgi alışverişi yapamayan, bilgi birikimini yeterince aktaramayan verimsiz bir öğretmen olacağını düşünüyorum. Öğretmen, sadece öğreten kişi değil; aynı zamanda öğrencilerin rehber olmalıdır. Eğitim ve öğretim diyoruz. Ben bir öğretmen olarak meslek hayatımda öğrenimden ziyade eğitime önem verdim. Eğitimli kişilerin topluma ve kendisine yararlı olacağını düşünüyorum. Nice öğrenim görmüş diplomalı kişilerin eğitimden yoksun olduklarını görünce eğitimin faydasını daha iyi anlıyoruz.

— Bana vakit ayırıp anılarınıza ortak ettiğiniz için çok teşekkür ederim?

    Bu anıları bana tekrar yaşattığın ve anlatma fırsatı verdiğin için ben de sana teşekkür ederim.     

 

ÖĞRENCİNİN ADI  : Seda DAL

OKULU :Amasya Bilim ve Sanat Merkezi

 NUMARASI: 156

SINIFI  : 8

ÖĞRETMENİNİN ADI : Süleyman SOYDAŞ