DALINDA KURUYAN GONCALAR

Doldurduk güldestemizi,

Tamam ettik bestemizi,

Biz susanda dahi bizi,

Duyanlara selâm olsun…

Diye başlıyor şair… Ne mutlu onlara ki, dünya gurbetinden “Dost”a yürürken geride kalanlara Yunus misali selâm gönderme bahtiyarlığına ulaştılar.  Ne mutlu onlara ki, gül olmanın hazzını dalında yaşadılar. Şeyda bülbülün nağmeleri arasında bestelerini tamamladılar.

Ya,  gül olamadan dalında kuruyan goncalar! Ya, zamansız gidenler!  Onlar, selâm göndermek şöyle dursun, daha açmadan toprağa düştüler vakitsiz. Taze bir gelinciğin narin yaprakları gibiydiler. Zamansız bir rüzgâr alıp götürdü onları bilinmeyen diyarlara. Geriye sadece dağlanmış yürekler kaldı o rengârenk bahçelerde...

Ali de açmaya yüz tutmuş bir goncamızdı henüz. Çalışkan bir öğrenciydi, başarılıydı; kanseri yendiği söylenirdi. Bunun doğruluğunu kendisine sorma cesaretini kendimde bulamamıştım hiçbir zaman. Kendisini hâlâ yüzünden eksik olmayan acı tebessümüyle hatırlarım. Bir de yaşından daha ağır basan olgun duruşuyla. Ağırbaşlıydı,  saygı doluydu. Akranlarının ele avuca sığmadığı bir dönemde, onun bu duruşu yüreğimi sızlatmıştır hep… Yenmeye çalıştığı amansız hastalığa bağlamışımdır bu yetişkin tavırlarını.          

Eğitim Fakültesini kazandığında nasıl da gururlanmıştık öğretmenleri olarak. Dört yıl sonra onu da saflarımızda görecektik. Aynı davayı sırtlayacaktık birlikte. Bayrağı emin ellere teslim etmenin hazzını tadacaktık sonraki yıllarda. Gözümüz arkada kalmayacaktı.

 Tatil dönemlerinde ziyaretimize gelirlerdi diğer öğrencilerimizle grup olarak hiç aksatmadan. Her gelişinde gözlerinde hep o ışığı görürdüm; yüzünde de aynı tebessümü. Gözümün önünden gitmeyen o acı tebessüm, o buruk gülüş ona bir ayrıcalık katardı diğer arkadaşlarının yanında. Ya da bana öyle gelirdi…

Arkadaşları yine geldiler üniversiteleri tatile girince. Ali yoktu aralarında. Hastalığının nüksettiğini, hastaneye yatırıldığını söylediler. Ölüm haberini yine bir yaz tatili dönüşü aldım Ali’nin. Kitapları arasında küçük bir not bulunmuş Azrail’e yazılmış: ”Daha yapacak çok işim var, ne olur sonra gel! ” diye. Muhatap bulamamış besbelli bu dilek; ama yüreklerdeki acıyı katmerleştirdiği de kesin!

* * *   

Yıllar sonrasında bir 24 Kasım sabahı… Taze bir heyecan yüreklerde. Okullarda, ekranlarda yine o coşku. Öğretmenlere methiyeler diziliyor, dizdiriliyor. Evlerde öğretmenlere verilecek hediyeler son kez gözden geçiriliyor. Atılacak nutukların son provaları yapılıyor aynalar karşısında. Çiçekçiler aranıp siparişler tekrar hatırlatılıyor. Çocuklara günler öncesinden ezberletilen şiirler, şarkılar tekrar okutulup taktikler veriliyor. Bütün çaba öğretmenler için. Öğretmenleri memnun etmek için bütün bu alkışlar.

Ya onların gönüllerinden geçenler? Onlara kulak veren var mı hiç? Dağ başlarında sahipsiz bırakılanlar, şehirlerin acımasız kalabalıklarına terk edilenler… Ya onların kaybolup giden umutları…

Olsun, bunların hiç önemi yok şu an! Çünkü, bugün Öğretmenler Günü. Bugün, özel bir gün! Şimdi bunlarla uğraşılacak zaman değil! Bir gereği yerine getirme peşindeyiz hepimiz. Yarın hayat normale dönecek nasıl olsa. Bunları o zaman düşünürüz. Bugün çıkarabildiğimiz kadar yükseklere çıkaralım öğretmenlerimizi. Övebildiğimiz kadar övelim. Bugün vaat günüdür; sıralayalım hiçbir zaman tutamayacağımız sözleri… Nasıl olsa yarın unutulacak hepsi.  

Öğretmenler odasına girdiğimde hiç de şaşırmadım. Yine çiçek bahçesine dönmüştü odamız. Masanın üzerinde pastalar, çörekler, çeşit çeşit tatlılar… Hepsinin de üzerinde gönderenlerin kartvizitleri, günümüzü kutlayan mesajları. Her yıl aynı mesajlar… Aynı övgü dolu sözler...  Değişen bir şey yok, her şey yerli yerinde yazarın deyimiyle. 

Köşede bir çiçek dikkatimi çekiyor. Daha sade ve mütevazı duruyor diğerlerine nazaran. Zaten diğer şatafatlı çiçeklerin de gölgesinde kalmış. Tatlı bir rengi var çiçeklerinin. Pembeye kesmiş hepsi. Üzerine de bir not iliştirilmiş gözlerden uzak. Nota bakıyorum. Alelâde bir kâğıt parçasına düzgünce yazılmış; ama noktalama işaretleri hiç yok. Gayriihtiyarî okuyorum:

Bir zamanlar buranın öğrencisi olan yaşasaydı şimdi örnek bir öğretmen olacak

olan gelecekte güzel nesiller yetiştirecek olan Ali Satılmışın adına yaşayan ve yaşa-

mayan bütün öğretmenlerin unutulmaması dileğiyle bütün öğretmenlerin öğretmenler gününü kutlar nice sağlıklı yıllar dilerim

Ali Satılmışın annesi”

Acılı bir annenin yüreğinden kopup gelen bu dilekler, dalında kuruyan bir goncanın selâmını getirmişti bizlere. Hem de pembeye kesmiş bir çiçeğin dalları arasında. Bizim Ali’yi, Alileri çoktan unutup, kendi âlemimize daldığımız bir günde.

Tarifsiz bir acının benliğimi kapladığını hissettim o an! Sadakatsizliklerin kol gezdiği, vefasızlığın arşa çıktığı bir günde bu vefa niye? Unutanlara evlat acısıyla dağlanmış bir ana yüreğinin verdiği ders bu kadar acı mı olurmuş?

* * *

    Bu satırlar, bu vefa duygusu beni o an yıllar öncesine götürdü. Göreve ilk olarak başladığım o yıllara… 

Bir İç Anadolu kasabasında Sırtharman’a yapılmış bir ortaokul ve bahçesinde koşuşturan güneş yanığı yüzleriyle gürbüz köy çocukları. Onların arasında genç ve idealist bir öğretmen…  

Beni mesleğimin ilk yıllarında onlar karşılamıştı bu Sırtharman’da. Bu mesleğin ilk lezzetini onlar tattırmıştı bana. İlk ayrılığı da yine onların gözlerinde yaşamıştım şehrin kalabalıklarına karışmadan önce.

Yıllar sonra unutamadığım dostları ziyaret için bu kasabaya uğradığımda ilk vurgunu da yine orada yedim. Beni bu sefer yanık tenli, gürbüz çocuklarım değil; bir şehit mezarı karşılamıştı kasabanın girişinde, Sırtharman’da. Şanlı Türk Bayrağı’nın gölgesinde henüz taze bir mezar… Üzeri rengârenk çiçeklerle bezenmiş. Kitabesi: ”Şehit Er Adnan BOZKIR…” diye başlıyor. Gerisi malûm…

Göz pınarlarım dolmuş; ama bir türlü ağlayamamıştım. Sıkmıştım dişlerimi, içime akıtmıştım gözyaşlarımı kimseye hissettirmeden. Tıpkı şimdi olduğu gibi…

- Hocam, öğretmenler gününüz kutlu olsun!

Kafamı kaldırıyorum; karşımda pırıl pırıl gözleri ve her türlü riyadan uzak, tertemiz yüzleriyle öğrencilerim. Buğday benizli çocuklarımı, Adnanlarımı, Alilerimi yüreğimin derinliklerine gömüyorum. Hıçkırıklara boğuluyorum. Göz pınarlarımdan boşalıyor içime akıttığım gözyaşlarım, şaşkın bakışlar arasında!   

 

                                                                                                      Süleyman SOYDAŞ

                                                                                                    Amasya Bilim ve Sanat Merkezi

                                                                                                                  Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni

 Ana Sayfa